image (5).png

Belleğimde uzun süreden beri dönüp duran ve üzerinde pek çok kez kafa yorduğum bu cümleyi, Gültekin Emre’nin Alakarga Yayınları’ndan çıkan Sek Sek adlı kitabını okurken nedense bir kez daha hatırladım. Nedense, diyorum; zira bu hatırlayış, en ufak bir çabamdan kaynaklanmaksızın, kulaklarımda cümlenin kendiliğinden çınlamasıyla gerçekleşti. Eğer o anda, o ilk çınlamanın peşi sıra, yüzümde beliren ifadenin bir fotoğrafı alınmış olsaydı, arkasına mutlaka şöyle yazardım:

“Elimde Emre’nin Sek Sek‘i ve kulağımda Necatigil’in bilmem nereden aşina olduğum buğulu sesi…”

Kitabı bu şekilde yaklaşık çeyrek günde bitirdiğim hâlde “zihnimi niçin bir başka şair ya da yazarın bir başka cümlesinin değil de özellikle Necatigil’in bu cümlesinin sarmış olabileceği” sorusu tamı tamına iki günümü aldı. İkinci günün sonunda anladım ki Necatigil, Sek Sek’in edebî türler arasındaki yerinin neresi olduğu hususunda, bendenize ta yıllar öncesinden bir ipucu vermekteydi.

Niçin saklayayım, kitabın daha ilk sayfalarından itibaren böyle bir ipucuna fazlaca gereksinme duymuştum. Zira sanal ağlarda dolaşan tanıtım yazılarında Sek Sek için “kısa öyküler” denmişti ama Emre’nin yirmi dokuz ayrı başlık altında yazdıkları bu iki sözcükle açıklanamayacak şeylerdi. Hiç değilse bende böyle bir izlenim bırakmışlardı. Ve işte Necatigil, tam bu anda girmişti kitapla arama. Sesindeki buğuya gizlediği o bahsini ettiğim ipucuyla:

“(…) ilerde ‘şiir-hikâye’ diye, şiirle hikâye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum.”

Nedir, ısrarla vurguladığım üzere, yalnızca bir ipucuydu bu cümle, fazlası değildi. Zira Necatigil’in ummuş olduğu ortak tür (şiir-hikâye), hepi topu iki edebî türden (şiir ile hikâye) oluşuyordu. Oysa Emre, belki bile isteye belki de ayırdına hiç varmadan, bu ortaklığı geliştirme yoluna gitmiş ve Sek Sek‘teki pek çok metni, “şiir-hikâye-deneme” diye adlandırılası, daha zengin bir türde kaleme almıştı. Daha zengin ve bir o kadar bağımsız bir türde…

Şöyle ki, en fazla biri ya da ikisi hariç, birer hikâye oldukları yadsınamayacak derecede bariz olan bu metinlerde Emre, klasikleşmiş hikâye dilini bir hayli zorlamış ve böylece yer yer ahenge yer yer ise imgeye yasladığı şiirsel bir dil yaratmıştı. Öte yandan, olayların ve durumların salt aktarıcısı olmakla kalmamış, metinlerin özünü teşkil eden şiddet, cinayet, ölüm, hatıra, ayrılık, yalnızlık, yarım kalmışlık ve sair konular üzerinde alttan alta düşünen, tartışan ve hatta sırası geldikçe görüşlerde dahi bulunan bir anlatımı yeğlemişti.

Söz gelimi, uykusundaki bir adamla uyanık vaziyetteki bir kadının görmekte olduğu düşleri hikâyeleştirdiği “Tatar böreği” adlı metinde Emre, “Tarih hep can çekişir. Yıpranan yenilenmez, hele hele hiç gençleşmez. Vukuat olur, belâ gelir insanın başına, tarih güler geçer buna.” (s/40) diyerek denemevari bir giriş yaptıktan sonra, bir şiirden kopup geldiği hissini uyandıran şöylesi cümleler (“dizeler” mi demeli?) kurmuştu:

“Fotoğraflar tarih öncesi. Hepsi ağlıyor. Ben de ağlıyorum. Avlu zeytin kokuyor.” (s/41)

Tabii, madem sözü buradan açtım, her bir metnin bu şekilde parçalarına yani türlerine ayrılmasının mümkün olamayacağını ayrıca belirtmem gerekir. Zira bazı metinlerin şiir, bazılarının hikâye, bazılarının ise deneme yanı ağır basmış ve bunlarda diğer iki tür, hâliyle biraz daha gölgede kalmıştı. Böyleyken her bir metni tek tek çözümlemek yerine notumu düştüğümle yetinmek ve sözü, kurnazca bir “sek sek” hamlesiyle, son olarak, Emre’nin duyarlı yüreğine getirmek istiyorum.

Gördüğü hâlde görmezden, duyduğu hâlde duymazdan, bildiği hâlde bilmezden gelenlerin sirk çadırına çevirdiği ve hayatın genellikle toz pembe gösterildiği günümüz yazınında Emre, sözünü etmeyi kendime borç bildiğim o duyarlı yüreği sayesindedir ki, gerçekleri inkar yerine ifşa etmiş ve insanlığın ortak yaralarından mustarip, geniş bir kesimin çığlığı olmuş Sek Sek‘te. Üstelik bu çığlıkları, öyle yanar söner cinsten saman alevi ahlarla değil, en nahif şekilde, olabildiğince yapıcı ve olabildiğince kalıcı cümlelerle atmış. İşte onlardan biri, belki de en etkilisi, kitaba adını veren “Sek sek” adlı metinden:

“Kadın mutfağa gitmek için kalktı. Savaş haberleri, içi boş nutuklar, öldürülen kadınların cenazeleri gazetede kaldı. Kızlar ne oynardı ilkokuldayken?

Kadın öyle bir iç çekti ki…” (s/25)

İnsana iç çektiren benzer bir çığlığa ise, kitabın son metninde, “‘Biz işimize bakalım'”da yer verilmiş:

“Sokaklarda cinayetler göz dolduruyor, siyasi nutuklar… ah, ne canlar cayır cayır.

Kadınlara, çocuklara kalkan eller neden kırılmıyor da ağaçların dalları kırılıyor?” (s/49)

Değinilen yaralar, atılan çığlıklar bunlarla sınırlı değil elbette. Aile içi şiddetten savaşlara, köy topraklarının peşkeş çekilmesinden devlet eliyle yapılan yolsuzluklara ve hatta deprem vergisi adı altında toplanan paraların tahsil amacı dışında harcanmasına kadar pek çok mesele yani yara, Sek Sek‘e bir şekilde dahil edilmiş. Tabii, daha çok, özelde bunların mağdurları, genelde ise insanlık için atılmış çığlıklarla…

Yepyeni bir türde atılmış bu taptaze çığlıklar yüreğimde uzun yıllar yankılanacağa benziyor.

Sek Sek/Nur Mavi Gök